KALBİMİN TINILARI


10/12/2008 · Kategori: SiiR

Gönlüme aşktan yana bir dem vurdum yine

Ağlamayan sineme

Sızlamayan kalbime

Aşkın tarifini karıştıran zavallı beynime...

 

Keşke

Kasvetli ruhuma diriltici bir rüzgâr esse şimdi senden

Ağlamayan kalbim ağlasa Yakub gibi

Utansa sana ağyar kalışıyla yüreğim

 

Sana susadı bu gönül ey yâr bu gece

Sevebilmek seni

Bilal gibi pervasızca Hamza gibi yürekten

Ve sevmek seni

Seviyorum demekle değil emanetine riayetle

 

Mahzun yüreğim şimdi ağlıyor derinden

Uşşakî sâdâsıyla bir ok yemiş gibi kalbimden

Hicran

Aşka uzanan gizemli bu yolda.

Mahzun ve kederli gönlümün yamaçları yasta.

Mahrem duygularım oldu hep sana

Ene oldu benim tek düşmanım

Derunumda.

 İlhan KAPLAN


29.08.2008

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

HAZAN GECESİNDE GELEN GÖZYAŞI


10/12/2008 · Kategori: DENEME

Hüzün mevsimini bahar zannedip aldandı şu şaşkın gönlüm bir an. Biliyordum aslında kış geçmeden baharın gelmeyeceğini. Eylülde ermişti gönlüm vuslata ve ben sandım ki vuslat bu ayda. Ayrılık ayında vuslat muştusu! Heyhat! Meğerki hepsi firaka zemin hazırlamakmış.

Küsüyorum yüreğime. Ve sadece beyaz sayfalara yol var O’ndan başka bu yürekte şimdilik. Yeni bir yalnızlık şarkısı besteliyorum, gömülüyorum gecelere ve giriyorum koynuna yalnızlığın. Ve bir ses dökülüyor dudaklarımdan ‘bekliyorum’.

Nerden bilebilirdim ey yâr ilk defa konuştuğumuz gecenin, alameti olduğunu firakın. Sen telefonda başlamıştın ağlamaya ve bense kapatınca... Güzel bir gecenin sabahına uyanırken yaktı bizi firakın nârı. Ama yanan tendi, kalp ise yanamazdı. Sen gönlümde mahbesteydin.

Söz verdim, yemin ettim... Bu ahd ü peyman şu an okunan sabah ezanlarının gölgesinde Hakk yörüngeli bir and. Sen gönlümdeydin. Ve ben seni bir değil, bin sene bile beklerim.

Söyleyecek çok şey şu an içimde sana karşı. Yalnızlık ummânında sensizlik girdabına doğru kayıyorum an be an. Vedası belli olan bir ayrılık, vuslatı belli olan bir vedaydı bu. Yüreğim etmiyorsa isyan, sadece bunun için etmiyordu. Edemezdi de. O’na gönülden bağlanan hiç sitem eder miydi kadere. Bugün bir kere daha sabır tohumu ekiyoruz, bir ay önce sevgi tohumu ektiğimiz toprağa. Ve zaman suyuyla, özlem gübresiyle işleyeceğiz burayı. Ama yalnızlık suyu akacak toprağı sulamak için kanallardan bir süre daha. Yalnızlık kollayacak toprağı ve beni, gecelerle birlikte. Cismanî bir sevda, sıkıştırılış bir aşk yaşamıyorduk ki biz. Hasret, sevgi... Gönüllerimizde cân buluyordu, bedenimizde değil. Canımı sundum ey cânân ben sana...

Kutlu bir gecenin sonunda semadan boşalırcasına yağan yağmur... Gece inananların af ve mağrifet için akıttıkları gözyaşlarıydı belki de bu. Üşüyen bedenim ve titreyen ellerimle bekliyorum, hasretle dolduğum şu vakitte ve sensizliğin gri gözyaşlarıyla bu soğuk durakta. Açlık, susuzluk, uykusuzluk yetmiyormuş gibi bir de sensizlik. En tehlikelisi de bu değil miydi zaten? Belki de hiç üşümeyeceğim kadar çok üşüyorum sensiz.

Hüzün renkli bulutlardan hazan yağmurları yağıyor şimdi semadan arza. Firâkın nârıyla kavrulan şu pürsevda gönlüm bir bülbül-i nâlan oldu şu son gecelerde. Yangınıma diyecek yok. Özledim seni ey yâr! Demek ki sadece sesini duymamakla bile özleniliyormuş, bir tek kelime alamayınca bile senden dayanamayan şu kalbim... Dilimde ismin ve kalbinde o ince ve o inci kalbin. Dökülür şu mısralar sayfaya gözyaşıyla birlikte, nâçâr kalan şu kalemle...

Bizâr oldu bu yüreğim şimdi sanki bir üveyk

Üveyk gibi kanat açacak vuslat iline şehbâl

Şehbâl açıp kucaklayacak seni gönlüne revân

Revân oldu yaşlar, bilir misin revâdır sana bu aşk

Aşk olsun dudaklarımızdan dökülen sadece, benefşe kokulu yâr

Kalem dokundu yine kalbime bu gece. Aşka menfez koyamayan şu kalbim, elbette boyun eğmeyecekti bir kaleme. İçimi dökemez bu kalem ne kadar zorlasa da. Yüreğimden dökülen sadece birkaç ince söz. Hasretim sana ey cân. Ruhum mahfesini kuşandı yine. Sessiz gidişinle. Özlemlerimdesin, gözlerimdesin ve hayallerimdesin her lahza...

Gel Ey rakik yürekli, şehla bakışlı güzel...

6 Ekim 08

Yorum (yok) Yorum yaz!

BİR MUŞTUSUN SEN GÖZLERİMDE


14/11/2008 · Kategori: SiiR

Bir lahza büşra bekliyor senden kalbim virâne

Üşüyen ruhum yanıyor sanki pervâne

Şualar saçıyor yürek fenerim biçâre

Rüzgâr esiyor sevda kokan yüreğimde şimdi divâne

Aşkına müştak bu zavallıyı, gel, daha fazla bekletme

 

Nur efşan bir sine, nazenin bir gül-i dide

Uzaklardasın, kim bilir hangi illerde

Ramak kaldı vuslata gönlüm seninle

 

Karanlık duygularla boğuştum senin yokluğunda.

Kopardım senin için bendeki tek en önemli çiçeği

Ilık bir meltem esiyor şimdi gönlümde

Ve sanki bağrıma saplanan bir hançer gibi

 

Seninle istedim sevdanın sahralarını aşmak bir seherde

Yürümek bir aşk rıhtımına seninle

Sevgiyle dolu muhabbet kokulu bir sevda akşamına açıyorum sinemi

Senin yokluğunda...

 

Sıcak gönlüm...

Beyaz güller, bembeyaz düşünceler...

Sanki bir aşk iklimi

Beynim kalbime süzüldü belki artık.

Beyhude...

 

Ne zaman kavuşacak gözlerim gözlerine...

Ve sönecek bu aşkın ateşi...

Uyandırmaz mısın beni bu kâbustan.

Yanmaz mı hiç senin için.

Titremez mi pürsevda kalbin

Sıcak nazarınla ısıtır mısın bu soğuk yüreğimi

 

 

Sensizlik girdabında buldum kendimi ilkin.

Yaklaşmak istedim hep, bulamadım düşümde bile.

Hicranla yanan kalbimde vefa

Dudaklarımda terennüm eder hoş bir sâdâ.

Gönlümü yakar, gözlerimden akan yaşlar

 

Geceler de acımasız

Sevgiyse sana olan hasretim

Vuslatsa sana özlemim

Beklerim seni

Beni koyup gittiğin yerde,

Kalbimde beklerim.

 

Gülşende gül aradım yokluğunda, sadece gül sen.

Üşüse de şule şule yanıyor bu kalbim

Nihayetsiz çığlıklarım biter mi sandın ey cân.

Ebedi bir yolculuğa yelken açmak pervasızca bir dem

Şimdi yüreğimin dalgalı sahiline bir gel sen.

Yorum (yok) Yorum yaz!

AH YÂR


14/11/2008 · Kategori: SiiR

Ah yâr gönlüme düştün bu serin gecede,

Bir eylül akşamında

Sokakların yalnızlıktan figan ettiği sırada

Âsûde gecenin sükûta boyanmış demlerinde

Masmavi gecede

 

Susuzluktan çatlayan

Kurak sineme bir lahza sevgi tohumu eken

Bir yaralı gül oldun

 

O’na açıyorum içimi

Ve geceyle söyleşiyorum.

Aşka teyakkuz kalbim bu gece

Saat tam Aşk’a beş var.

 Yüreğimi benden çalan bir gönül...

 

Sabaha kadar oturmak istiyorum

Benimle

Yıldızlarla dertleşmek için.  

İçimdeki çığlığı boşaltmak...

Neden şafak ağarmak bilmez bu gecede?

 

Ah yâr...

Gönlümün kıyısına vuran bir yaralı gülsün.

 Bu gülü alıp koklamak içime çekmek istiyorum.

Gül’ü istiyorum.

Sarıp sarmalamak, güzel söz söylemek

Kalbimi ona emanet etmek sadece

Kâh türkü yakmak kâh nağme mırıldanmak

Ya da sadece mısralarda konuşmak

Seyr ü sefere çıkmak, yitik gönüllerde...

Sarmak, O’nu tanımayan vicdanları seninle

 

 

Gecenin koyu karanlığında saldın

Bu füsûnlu kokuyu gönlüme.

Bilmem diner mi ey yâr bu gözyaşım seninle.

 Siler misin bu kanla akan yaşları

Hasretinle yanıyor bu gönlüm şimdi.

 

Bu ağır duyguları yürek kaldırabilir mi ki,

 Yakarışlar bir gün ses getirir mi?

Ve bir gün Sen çıkar gelir misin?

 Bütün kâinat sussa da...

Sen konuşsan sadece...

Bir gün...

Adın gibi vuslatı müjdeler misin bana ey yâr

Adın gibi vuslatı müjdeler misin bana ah yâr

 

08.09.08

Yorum (yok) Yorum yaz!

KENDİ MİMARî KÜLTÜRÜMÜZ


20/7/2008 · Kategori: MAKALE

Milattan önce iki binli yıllara dayanan bir medeniyetin mimarıyız... Büyük Selçuklularla başlayan ve ecdadımız Osmanlılarla devam ede gelmiş bir kültür yolculuğunun elçileriyiz biz.

Bu kadar geçmiş bir zamana hitap etmemize rağmen ilk Türklerin göçebe bir yaşam tarzının olması sebebiyle yerleşim kültürümüz biraz geç başlamış. İlk olarak Selçuklularla başlayan imaretler Osmanlılarla da döneminin fevkine çıkmış. Evet, çok geçmiş bir yerleşim kültürümüz olmamış hep konar-göçer yaşamdan ötürü. Ama geç olmasına rağmen gerçekten de atalarımız göze hitap eden, insanî ilişkileri artıran yapılar oluşturmaya başlamış.

İlk yerleşim yerlerinin tipik özelliklerine bakacak olursak, genelde merkezde bir cami ve yanında han-hamamın etrafında başlamış. Ve camiler kentlerde çok sık bulunabilmekte ayrıca bunlara bir de tekkeler de ilave edilmekte. Biraz daha büyükse o bölge bir de medresesi olmuş, camileri de genelde külliye şeklinde yapılmış. Yani caminin etrafında hem pozitif ilimler öğretilirken hem de İslamî bilimler anlatılmaktaydı.

Osmanlı Devleti zamanında ‘Lale Devri’yle Avrupa’ya karşı aşırı bir hayranlık duymaya başlamışız. Ya da birkaç insan hayrandı, bunu genele yaymayı da başardılar zamanla. Tanzimat Fermanı, Islahat Fermanı derken Avrupa’ya uyum süreci başlamış oldu o günlerde. Bu süreçte Avrupa bizim yerleşim kültürümüze de sirayet etmeyi başarmıştı maalesef artık.

Bizim kültürümüzde evler genelde tek katlı yapılardan oluşmuş ve bunlara da konak, durumu biraz daha iyiyse köşk denmiş. Bahçe içinde tek katlı ya da en fazla iki kattan oluşan evler olduğu gibi, sokağa bakan ve birbirine bitişik şekilde inşa edilmiş evler de bulunuyor. Evlerin içi ve dizaynı da son derece üsluplu yapılmakta. İlk girişte bir sofa olur ve burada tüm aile bireyleri toplanır beraberce hasbihâl ederlerdi. Evlerde şimdi yerine ‘kiler’ denilen mekânlar olurdu ki buralar çok muntazam yapılırdı. Yazın kışlıkları bozulmadan serince saklanabilmesine imkân sağlamaktadır. Buzdolabının yaptığı görevi bu odalar yapardı. Her türlü ihtiyaçlarını buralardan temin ederlerdi insanlar. Evlerin pencereleri sanatlı, tavanları da lambiriyle bezenmiştir.

Ülkemize apartman kültürü girene dek bu yaşam ve yerleşim kültürü devam etmiştir. İlk apartmanlar 19. Yy.dan sonra İstanbul Şişli’de boy göstermeye başlamıştır.  Zaten köken itibariyle de Türkçe bir kelime değildir. Şimdi de kendi kültürümüzü çok yaşıyoruz ya bir de bu çıktı.

Neydi apartman kültürü? Faydaları neydi bize, insanımıza?

Geçenlerde apartmandaki komşulara ‘Kutlu Doğum’ için tatlı dağıtmaya kalktık ki ne dağıttık. Herkes neden dağıttığımızı, sebepsiz yere, hiçbir çıkar gözetmeksizin bunu yapmamıza şaşırmış ve altında sebep aramaya başlamıştı. Dedik ya apartman kültürü bizde yok diye. Avrupa insanının yaşamı bize de sinmişti artık ne yazık ki. Orda yoktu ki hayrına yapılan bir iş. Bizdeki gibi işlerini Allah rızasına bağlamayınca böyle oluyordu hep. Apartmanlar çok soğuktu artık. Bu öyle bir soğukluk ki kazanları ne kadar yakarsanız yakın ısınmayacak kadar soğuk...

Bu insanlar o kadar kaynaşmışlar ki birbirlerine apartmandaki bir komşu diğer birini iş dönüşü kapıda karşılaşmaları dışında görüp bilmemektedir. Onunla da çok iyi tanışırlar ya sadece bir ‘merhaba’yla. Bu samimiyet o kadar çok artmıştır ki bazı yerlerde de nerdeyse yaka paça olacaklardır. Alt kattaki genç kardeşimizin müziği kulak zarlarını patlatırcasına yüksek sesle dinlemeyi sevdiğini nerden bilebilir ki üst kattaki yaşlı dedemiz. Samimiler ya, çok sıcak bir diyalog var ya aralarında... Bu durumda da hemen en güzel iletişim aracı sert bir cisimle duvarları vurarak, uyarmak olmuştur. Bu kadar insan çok biliyor ya başka birini rahatsız etmenin onun hakkına, kul hakkına, girdiğini. Kalbi çok ürperiyor ya bu durumda, müziğin sesini biraz daha yükseltince geçeceğini zannediyor zavallı. Artık saygı, sevgi, kul hakkı, yardımlaşma gibi güzel hasletler çürümüş, çürütülmüş oluyor maalesef. Ve alt kattaki, üst kattakine; üst kattaki de alttakine ve onlar da yan komşularına ayrı bir alaka duymaya başlamışlardır. Bu alaka o kadar büyür ki bazen araya emniyet güçlerini de davet ederler!

Apartman kültürünü öve öve bitiremiyorum nedense! Bu kültür yetmiyormuş gibi bir de şimdi apartmanların içinde birlik olduğu, daha sıcak bir ortamın olacağı düşünülen siteleşme faaliyetleri başladı. Büyük büyük taş yığınlarının arasında ne bir doğallık kalmış ne insanlık. İnsanlar daha mutsuz, gönüller huzursuz, ortam da ruhsuz...

Bu binaların arasında cami minaresi görmeniz biraz zordur. Hani site ya, burada nerden baksan koca bir beldeyi içine alacak insan vardır ya o yüzden camiler sadece bayram namazlarında dolup taşıyordur. Ayıp olmasın diye gidenler de olmasa o da olmayacak. Zaten bir defa ağzına kadar dolamamamın mahzunluğunu çekmektedir camiler. Eskiden öyle miydi? Hayat caminin yanında başlardı. Ticarî ve iktisadî faaliyetler, sosyal ilişkiler hep bu mekânlarda başlamıştır en evvel. Heyhat!

Şimdi bir de devlet eliyle yapılan konutlaşma daha var ki Toplu Konut İdaresi’nin isminin kısaltılmışı olan TOKİ olarak geçmekte halk arasında. Bu sitelerin yapılışı, yapan firma veya finansmanı kimdir bilmem ama devlet eliyle yapılan bir çarpıklık var orası gerçek. Bu evlerde mutfak-salon birlikteliği sağlanarak kendi kültürümüzden iyice çıkmaya başlıyoruz. Şimdi bir ailenin evine misafir geldiğini düşünsek, hoş bu evlerle birlikte misafirperverlik de uçtu güzel kültürümüzden, gelenlerin mutfaktaki mahremini görmelerine fırsat sunulmuş oluyor.

Bu sitelerde dikkatimi çeken en önemli noktalardan birisi camiler olmuştur. Cami, okul, iş merkezi üçlüsü aynı noktaya yapılmış, çok güzel. Güzel ama bunlardan camiye girme fırsatım oldu bir yatsı vakti. Caminin kubbesiz oluşu şüphelenmeme sebep oldu. Kubbesiz, son derece özentisiz, düz, tek renk beyaz, duvarsız, dört tarafı da camlarla çevrili. Evet, düz, hiçbir çini işlemeciliği yok ve mermerler de sanatsız. Çevresinin de camlarla yapılmasından kasıt güneş ışığından daha fazla faydalanmak mıdır diye soruyorum bir an kendime. Olamaz. Olsa üstünü camlarla yaparlardı. Yaptığın ibadetin gizliliği yok, ama riyaya da gerek yok. Bizim mimarimize son derece ters inşa edilmiş bir mabet.

Okul, hastane ve alışveriş merkezlerini incelemeye fırsatım olmadı daha. Birkaç ilde de yapılan bu TOKİ evlerinin üst kısmında haç işaretinin varlığı fotoğraflarla ispat edilmişti. Bilgilerinize arz ederim.

Okumuş olduğum fakültedeki Yeni Türk Edebiyatı hocamız anlatırdı. Kampüsün mimarisi de Alman üslubuyla yapılmış. Tamamen bizden uzak olan kolonların işlemesi, köşelerin bezenmesi... Hocamız derdi ki “Aslan başları eksik sadece, yerleri var; tepki çekilir diye koyamamışlar”

Bilmem derdimi anlatabildim mi sizlere. Hâsılı biz her zaman mimaride ve yerleşim tarzında kendi gök kubbemizden çıkmamalıyız. Çıkanların durumu ortada, içler acısı. Milli benliğini kaybetmiş bir millet başka milletlere medet ummaya hep açıktır.

İlhan KAPLAN

Yorum (0) Yorum yaz!

« Önceki ::