HAZAN GECESİNDE GELEN GÖZYAŞI


10/12/2008 · Kategori: DENEME

Hüzün mevsimini bahar zannedip aldandı şu şaşkın gönlüm bir an. Biliyordum aslında kış geçmeden baharın gelmeyeceğini. Eylülde ermişti gönlüm vuslata ve ben sandım ki vuslat bu ayda. Ayrılık ayında vuslat muştusu! Heyhat! Meğerki hepsi firaka zemin hazırlamakmış.

Küsüyorum yüreğime. Ve sadece beyaz sayfalara yol var O’ndan başka bu yürekte şimdilik. Yeni bir yalnızlık şarkısı besteliyorum, gömülüyorum gecelere ve giriyorum koynuna yalnızlığın. Ve bir ses dökülüyor dudaklarımdan ‘bekliyorum’.

Nerden bilebilirdim ey yâr ilk defa konuştuğumuz gecenin, alameti olduğunu firakın. Sen telefonda başlamıştın ağlamaya ve bense kapatınca... Güzel bir gecenin sabahına uyanırken yaktı bizi firakın nârı. Ama yanan tendi, kalp ise yanamazdı. Sen gönlümde mahbesteydin.

Söz verdim, yemin ettim... Bu ahd ü peyman şu an okunan sabah ezanlarının gölgesinde Hakk yörüngeli bir and. Sen gönlümdeydin. Ve ben seni bir değil, bin sene bile beklerim.

Söyleyecek çok şey şu an içimde sana karşı. Yalnızlık ummânında sensizlik girdabına doğru kayıyorum an be an. Vedası belli olan bir ayrılık, vuslatı belli olan bir vedaydı bu. Yüreğim etmiyorsa isyan, sadece bunun için etmiyordu. Edemezdi de. O’na gönülden bağlanan hiç sitem eder miydi kadere. Bugün bir kere daha sabır tohumu ekiyoruz, bir ay önce sevgi tohumu ektiğimiz toprağa. Ve zaman suyuyla, özlem gübresiyle işleyeceğiz burayı. Ama yalnızlık suyu akacak toprağı sulamak için kanallardan bir süre daha. Yalnızlık kollayacak toprağı ve beni, gecelerle birlikte. Cismanî bir sevda, sıkıştırılış bir aşk yaşamıyorduk ki biz. Hasret, sevgi... Gönüllerimizde cân buluyordu, bedenimizde değil. Canımı sundum ey cânân ben sana...

Kutlu bir gecenin sonunda semadan boşalırcasına yağan yağmur... Gece inananların af ve mağrifet için akıttıkları gözyaşlarıydı belki de bu. Üşüyen bedenim ve titreyen ellerimle bekliyorum, hasretle dolduğum şu vakitte ve sensizliğin gri gözyaşlarıyla bu soğuk durakta. Açlık, susuzluk, uykusuzluk yetmiyormuş gibi bir de sensizlik. En tehlikelisi de bu değil miydi zaten? Belki de hiç üşümeyeceğim kadar çok üşüyorum sensiz.

Hüzün renkli bulutlardan hazan yağmurları yağıyor şimdi semadan arza. Firâkın nârıyla kavrulan şu pürsevda gönlüm bir bülbül-i nâlan oldu şu son gecelerde. Yangınıma diyecek yok. Özledim seni ey yâr! Demek ki sadece sesini duymamakla bile özleniliyormuş, bir tek kelime alamayınca bile senden dayanamayan şu kalbim... Dilimde ismin ve kalbinde o ince ve o inci kalbin. Dökülür şu mısralar sayfaya gözyaşıyla birlikte, nâçâr kalan şu kalemle...

Bizâr oldu bu yüreğim şimdi sanki bir üveyk

Üveyk gibi kanat açacak vuslat iline şehbâl

Şehbâl açıp kucaklayacak seni gönlüne revân

Revân oldu yaşlar, bilir misin revâdır sana bu aşk

Aşk olsun dudaklarımızdan dökülen sadece, benefşe kokulu yâr

Kalem dokundu yine kalbime bu gece. Aşka menfez koyamayan şu kalbim, elbette boyun eğmeyecekti bir kaleme. İçimi dökemez bu kalem ne kadar zorlasa da. Yüreğimden dökülen sadece birkaç ince söz. Hasretim sana ey cân. Ruhum mahfesini kuşandı yine. Sessiz gidişinle. Özlemlerimdesin, gözlerimdesin ve hayallerimdesin her lahza...

Gel Ey rakik yürekli, şehla bakışlı güzel...

6 Ekim 08

Yorum (0) Yorum yaz!

FARKLI BAKIŞ


12/6/2008 · Kategori: DENEME

Güneş guruba kaymakta yine... Ve ben her zamanki gibi bu güneşin batışındaki muhteşem manzarayı temaşa etmekteyim. O kadar dalmışım ki arkadaşım gelip de söylemese fark etmeyecektim elimdeki çayın soğuduğunu. Ona manzaranın güzelliğinden bahsettim ve bunun beni ruhumda farklı duygulara sevk ettiğini söyledim. Onun bu söylediklerime kahkaha ile gülmesi biraz beni şaşırttı. Bana bu manzarada hiçbir şeyin olmadığını, sadece turuncu bir gök olduğunu söylemişti.

Ve aradan yıllar geçmesine rağmen ben de aynı duygular devam ederken onda da yine aynı düşünceler vardı. Ben o zaman anlamıştım insanın hoşuna gidecek şeylerin sadece kendisine ait olduğunu. Sadece bir manzara örneği bana bunu göstermişti. Peki, neden böyleydi?

Yüce Yaratıcının insanın içine dercetmiş olduğu bir tılsımdı bu. Bu farklılaşma olmasaydı eğer herkes aynı yazıp, aynı çizseydi dünyada farklı bir şey bulamayacaktık. En basitinden hayat bize çok soğuk, sıradan ve beyhude gelecekti. Hiçbir zaman dilimi aynı değildir ki insanlar da aynı olsun. Her insan kutsal bir mahlûkattır. Bu kutsallığına yakışacak şey de onun envai çeşit şekilde yaşaması, duyması, hissetmesi ve algılamasıdır. Her sesin her soluğun farklı olması her canlının duygu ve düşüncelerinin farklı yansımasıdır. Her insanın nazarı, bu zaviyeden farklıdır. Mesela bir bardak dolusu suya bakan insan ya bardaktaki sanatsal işlemleri görecek, ya bardağın içindeki suyu görecek, ya bardağın arkasındaki nesneleri görecek ve bunlar için de kılıf arayacaktır. Yine bir kediyi düşünürsek, bu kediye bakıp; gözü ne güzel, kulağı ne tatlı, ne güzel patileri var, ne güzel ses çıkarıyor, çok yumuşak diyebiliriz. Bu insandan insana değişir.

Dünyadaki hiçbir insanın parmak izleri bile birbirine benzemezken, insanların aynı olaylar için aynı şeyleri söylemesini düşünmek pek de doğru olmaz zannediyorum ki.

Bu yazılar benim görüşüm. Katılmayabilirsiniz. Yukarıda da bahsettik zaten uzun uzun herkes farklı düşünebilir diye bir konu hakkında.

Yorum (yok) Yorum yaz!

KARANLIKTAKİ RENKLER


15/5/2008 · Kategori: DENEME

Sıcak bir bahar gününde okula gitmek için yola çıkmıştım. Okulum merkezden 40 dakika uzaklıkta bir ilçedeydi. Terminalden otobüse bindim ve arka beşliye oturdum. Yanımda bir kişilik boş yer vardı. Onun yanında bıyıklı, olgun denebilecek yaşlarda bir bay vardı. Hemen ön koltukta yetişkin yaşlarda sonradan bu amcanın hanımı olduğunu öğrendiğim biraz şişmanca bir pardösülü teyze ve yanında biraz açık giyimli -bana göre en azından- üniversiteli genç bir bayan öğrenci oturuyordu son derece hoşgörülü bir şekilde. Onların bir ön koltuğunda da yine üniversiteli olan yine açık giyimli bir kız ve bir erkek oturuyordu.

Kulağım istemeden de olsa bu iki koltuktaki arkadaşların konuşmalarına gitti. Arkadakiyle öndekiler arkadaşlarmış. Arkadaki telefonla konuşmakta ve öndeki kız dinlemek için onun mp3 çalarını istiyor. Bu bayan da veremeyeceğini çünkü kendisinin dinleyeceğini söylüyor öndekine. Öndeki kız da bu sefer sen zaten telefonla konuşuyorsun ver birazcık dinleyeyim diye ısrar edince bu sefer de veremem çünkü pilimi bitiriyorsun gibi sudan mazeretlerle vermek istemedi. Bunlar sözde arkadaşlar...

Buraya kadar her şey normal gidiyordu, her ne kadar çıkar meselesi olsa da aralarında bu şimdiki anlatacağımın yanında hiç kalır. Az ilerdeki bir durakta ‘çarşaflı’ bir bayan daha bindi otobüse arka kapıdan. Bayan ya hani bizim yanımızdaki yani beşlikteki boş yere oturması olmazdı etik açıdan. Muavin bey saygılı bir sesle iki öndeki bu genç üniversiteli delikanlının arkaya geçmesini oraya da son binen ablanın oturmasını söyleyince sanki kıyamet koptu. Az önce arkadaşından mp3 isteyen öndeki kız hemen itiraz ederek onun yanında oturamayacağını, ancak yanına arkadaşının oturabileceğini söylemişti biraz hiddetle karışık heyecanla. Öyle de oldu arkadaki kız öne geçince kıyafetinden ötürü bir ayrımcılık yapılan ablamız da arkadaki teyzemizin yanına oturmak zorunda kalmıştı. Az ilerde arkadaşları olduğunu tahmin ettiğim uzunca saçlı biraz sakallı erkek daha bindi. İki kişi oturan bu bayanlar yanına hiç zorlanmadan o bayı da aldılar çok normal bir şekilde.

 Tehlike acaba hangisinde! Sadece çarşaf giydiği için soyutlanan bir bayanda mı? Ya da ahlâkî olarak hiç de hoş olmayacak bir şekilde davranan bu bayanlarda mı?

Burada anlayamadığımız bir husus var ki o da bir insanı giyiminden ötürü ikinci sınıf hatta üçüncü sınıf saymak nasıl bir insanlık. Bu kime kazanç getirir. Bu bayan da açık giyimliydi ve kimse onu giyiminden ötürü bir yere ayırmadı, halvete çekilmedi.

Renklerin kaosu yaşanıyor ülkemizde şu anda. Birisi diğerinin üstüne-başına bakacağına neden fikirlerine bakmıyor.

Bu resimde bir kaos vardı içimizi ürperten. “Kardeşlikten de eser yok maalesef, köklerimiz bir olmasına rağmen. “ Giyim-kuşam yüzünden kanlı-bıçaklı hâle geliyoruz. Sarı ortak renkse yanına kırmızı alan, lacivert alanı sevmez; aynı şey tam tersi içinde geçerli. Aslında bizim memleketimizde Osmanlı’nın hoşgörüsü olsaydı kimse kimsenin boyasına karışmazdı.

Bu insanlık dramı sadece bu otobüste olanlardan ibaret değil. Her gün binlerce genç kızlarımız üniversitelerin kapılarında bu tazyiki görüyor. Sonunda onların tabirince sentinize oluyor, paklanıyorlar. Unutmayın ki bu ülkede rahat ve huzurlu yaşayabiliyorsanız bu, cepheye mermi taşıyan Nene Hatun annemiz gibi ‘başörtülü’ daha nicelerinin sayesindedir.

İlham Kaplan

Yorum (2) Yorum yaz!

YAĞMUR TANESİ


13/12/2007 · Kategori: DENEME

Cama çarpan bir yağmur tanesi... Nasıl da nazenin bir edayla bırakıyor kendini. Çok safî bir nazarla süzülüyor aşağıya doğru. Bir lem’a saçıyor çevreye, gözlerime ve gönlüme. Ne kadar mahzun, ne kadar şehla ve yürektendi bu bakış. Biraz daha dikkatle bakınca görüyorum ki çevremdeki tüm renkleri üzerine çekmiş, insanı cezp ediyor. Ben de meftun oluyorum bu dilbere.

Bir katre yağmur... Meleklerin elinden gelen kutsî bir hazine... O’ndan bir mesaj... Damla... Ne var ne yok gösteriyor içini bana. Etrafı biraz bulanık, varlıkla yokluk arasında temaşa ettiriyor kendini bize. İçte bir sesleniş, bir haykırış, bir feryat koparıyor bana kendince. Sanki hasret sancısı çekiyor, ağlıyordu bana bu bir katre... Koparılmıştı o buluttan bir kere, sevk-i ilahi onu almış arza indirmişti. Ayrılmıştı, bir firak ateşi yakmıştı o damlayı. Onun da yüreği beşer gibi ayrılığa dayanamamıştı. Bırakmıştı kendini toprağa ve bir sonsuza... Aşk içindi ama hepsi, aşkının esbaplar dairesindeki isteğini yerine getirmekti arzusu. Bu duyguları insan bedeni yaşamıyor mu, çekmiyor mu bir vuslat arzusu? Sevgili için yok olmuyor mu, ölmüyor mu bir bir? Biliyordu ki sevgiliye kavuşacağını... Ölmüyordu o bu yüzden. Aşkına teslim olmuştu. Gülün yaprağına düşen damla şanslı buluyordu kendini ve imreniyordu diğer damlalar da onu. Gözlerimin önünde böyle anlamsız düşüncelerle dalmışken hava da kararmıştı.

 Yolculuk devam ediyordu. Hâlâ yoldayım ve sevgiliye ulaşamamıştım. Ona gidiyorum, bu karar kılan duygularımla. Bir zaman önce bırakmıştı beni bu ıssız sahrada ve ben çaresizdim. Zemheri karanlıkta ben üşümüyordum sanki; üşüyen şu pürmelal gönlümdü. Ah, saçının teline dünyaları değişemeyeceğim yar! Yüreğimi açtım sana. Sevdaydı bu, ayrılıktı, o damlanın nokta-i nazarında. Ya Rabbim ne güzel düşüyordu yeryüzüne senin rahmetin. Hepsi mütebessim bir halle, gururlanmadan misafir oluyordu yeryüzüne. Sevgiliye ulaşan bir nazlı çiçekti damla. Bir sevgi damlası... Yüreğimin yamaçlarında açan bir nergis... Âşık, gurbete nasıl tahammül edebilir ve nasıl dayanır sensizliğe. Bir yağmur tanesi bile vefada kusur etmiyordu sevgiliye vuslat yolunda. İçinde ne engin denizleri taşıyor, ne yanık yürekleri topluyor o katre. Bakma onun durgun koylar gibi sessizliği kendine en büyük yoldaş ettiğine. Dökse sana hasretlerini, açsa sana hicranlı yüreğini o bir damla büyük ummanlardaki fırtınalar gibi coşup, köpürecek ve yakacak o denizi de benim yaralı yüreğimi erittiği gibi.

Duygularıma bir tercümandı bu ılık yağmur taneleri benim. Anlıyordu o beni ve ben anlıyordum onu. Söylüyordum çok kez beni de götürmesini gittiği yere. Bir anaforun içinde hissediyordum kendimi. İçimde şule şule yanan bir ateş... Olmuyor böyle sensiz ey can! Bu öyle bir taaşşuktu ki ne hayallere sığdırılabilecek kadar küçük, ne sana yalnızlığını hissettirecek kadar sığ, ne de kalbine sığmayacak kadar büyük...

Sevmek... Seni, Rahmanî sırları hayatıma rehber ederek, sınırsızca, her lahza bir bahar neşvesi içinde canlı tutarak, titreyen bir kalp ile ağlayan bir sine ile... Bu bir katrenin buluta olan sevgisi gibi... Bu taneciğin sevgisi ki sadece ağızda kuru bir söz olarak kalmayıp, gönülde yanan bir kor, sıcak bir tebessüm, tatlı bir bekleyiş, özleyiştir. Aşk yolunda her türlü ezaya katlanmak; çekmek hasret sancısını; yanmak sabahı olmayan gecelerde; ağlamak gönül bağındaki sensizliğe; haykırmak paslı gönüllerdeki vuslatsız sevdama, bu garip yağmur tanesi gibi...

İlhan Kaplan

Yorum (yok) Yorum yaz!

GÜLÜN KOKUSUNU ANLATABİLİR MİSİNİZ?


7/12/2007 · Kategori: DENEME

Kapatın gözlerinizi. Gece karanlık, gökte yıldızlar ve mehtap… Hava ne sıcak ne soğuk… Yüzümü bir kuş tüyü yumuşaklığında okşayan rüzgâr, yer yer saçlarımı da üfürüyor. Bu gecede bir şey arıyordum. Hayâl… Gerçekleşir mi ki hayâller?

İnsan hayâl ettiği sürece yaşar. Mutlaka hayallerimiz olacaktır. Bazıları para, bazıları eş, bazıları da makam sevdasına kapılmış. En güzeliyse gerçek aşkın aşkına dalmak… Gece sessiz ve arada bir baykuşların ötüşüyle ortamdaki sükût bozuluyor.

Buradaki hayâllerim ne kadar da gerçekleşir orası ayrı bir mevzu. Zihnimin ufuklarındaki hayâlin adı gül mevsiminden olsa gerek. Yalnız ve yalnız bu hayâl ile yatıp kalksam yüreğim ancak inşirah bulur. Bu devirde ilerledikçe ilerliyorum. Görüyorum biraz daha derine indikçe, her yanını güllerin sardığı bir diyâra düşüyorum. Güllerin ortasında hepsinden çok daha güzel ve amberden daha güzel kokan bir gül daha vardı ki diğer güller hep onunla beraber olmak için can atıyorlardı. Bu gülün farklı olduğunu kalbi mühürlenmişler bile anlayabiliyordu. Etrafta zulümden iz kalmamış. Herkes birbirine kurşun yerine gül atıyor. Bu aşk ikliminde herkes hâlinden memnun görünüyor.

Ve bir yağmur yağıyor sonrasında. Güllerin yapraklarında çok güzel buseler meydana geliyor. Bir de burada gökkuşağının tüm renkleri görülebilir bir hava var.

Bu gülistandan hiç ayrılasım gelmese de vakit doluyor. Hayâlim, bu dağ başında üzerime yağan ince yağmur tanelerinin yüzüme dokunmasıyla son buluyor. Gözlerimi açmayı hiç istemiyorum aslında. Ama olmuyor. Bu hayâli o anda o kadar güzel ki tanıyamıyorum. Derûnumda doğan bu duyguyu bulamıyorum. Öyle ki çok derinlerde…

Gülün kokusunu anlatabilir misiniz? Ve duyabilir misiniz ki o enfes kokuyu… Çekebilir misiniz yüreğinizin en kuytu köşelerine kadar... Çekin çekebildiğiniz kadar… Neyse ki benliğimi bir sinir sistemi gibi saran, duygularımı bir ışık yakarak aydınlatan şiirler yetişiyor. Ne de güzel söylüyor şair:

“Ben, seni görmeden sevdim...

 Gözlerini gözlerime değdir Efendim, ellerini ellerime...

 Sevmeyi senden öğrendim… ilkin!

 Sevilmesi gereken her şeyi senden,

 Şefkat seninle mana buldu,

 Buz çöllerini seninle aştım, ab-ı hayat sundun sıcak ikliminle.

 Gözlerini gözlerime değdir, elerini ellerime Efendim!”

Bununla hayâllerime devam edemesem de onu yaşamaya canıma katmaya çalışıyorum. Bu şiir beni alıp götürüyor sevda iklimine. Aşkın Gerçek Anlamı’yla buluşturuyor. “Beni görmeden sevecekler” için kardeşlerim demesi, heyecanımı bin katına çıkarıyor bu hayâl yolculuğunda. Güllerin Sultanıyla buluşmak, onunla hep birlikte olmak herkesin talip olduğu bir şey olsa gerek.

 

Belki bir daha gelmeyecek bir durumdu bu. Bir anlık gelen bir duygu yani… İyi değerlendirilebildiğinde çok güzel olacağına inanıyorum. Bilmem ben değerlendiremedim sanki…

 

İlhan Kaplan

Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::