EŞSİZ GÜZELLİK


2/5/2008 · Kategori: GEZi YAZISI

İkinci kez gidiyordum Ankara’ya. Sabah arkadaşlarımızla otobüsümüzün kalkacağı noktada buluşmuştuk. O gün çok güzel bir gün hâkimdi. Araba gelince ilk yaptığım yolu daha rahat gözleyebilmek için yalnız kalma riskini de göz önünde bulundurarak ön koltuğa oturmak olur. Bugün de öyle yaptım. Otobüsümüz Ankara Kocatepe yoluna çıkmıştı artık. Otobüste önde oturmak bedavamıydı sanki. Değildi. Yolda verilen kahvaltı servisini yapmanın zorluğunu özür dilerim keyfini çıkarttım. Host olmanın en zor yanı araba hareket ederken onun da bardağa meşrubat doldurması olsa gerek. İlk dinlenme tesisinde hemen hazır gelmişken abdestimi tazeleme gereği duyuyoruz gideceğimiz yerde abdest kalabalıktan ötürü alamayacağımızı düşünerek. Ne güzel bir kalabalık var bu tesiste. Herkes abdest alma telaşında çünkü.

Ankara’ya geliyoruz sonunda. Ankara’da bulunduğumuz şehre göre çok kuru, sarı-kahverengi tonlarının ağırlığında bulunan yeşilden mahrum bir şehir. Ama ben yabancı değilim bu manzaraya İç Batı Ege bölümünde olan memleketimden dolayı. Çünkü orası ve çevre iller de aynı burası gibi bozkırda kurulu bir kent. Ulus’ta iniyoruz otobüsten. Bundan sonrasını da metroyla kat edeceğiz yolun.

Kocatepe’ye yaklaştığımız kulağımıza gelen mevlid’de okunan dualardan anlaşılıyordu. Cami öylesine devâsâ bir yapıydı ki görenlerin içini hoplatıyordu. Mimari olarak Türk mimarisinin özgün çizgisinden sapmamış bir tarzda yapılmış. Dehşet verici büyüklük ve ihtişamda yapılmış olmasına rağmen avlunun taşlarının salanlığını görüyoruz. Ki bu mimari daha yarım asırlık bile değil. Ama Osmanlı Devleti’nin yani ecdadımızın yapmış olduğu onca yapı belki 5 asırdan fazla olmasına rağmen, onca deprem görmüş olmasına rağmen hâlâ dimdik ayakta durabilmektedir. Ve zamanımızın teknolojisi olmamasına karşın bu yapılar inşa edilmişler. Belki mimarlarının manevi yapıları ve dönemin manevi yapısından ya da devlet büyüklerinin manevi hislerinden kaynaklanıyordur. Yani kapılar maneviyata açılıyor öyle ya da böyle. Bu kalabalık camiden de işimiz bitince çıkıyoruz.

Tekrar metroyla Ulus’a yöneliyoruz. Şimdi de buradan Ulus meydanına doğru çıkıyoruz topluca. Yolda TBMM’nin ilk binasını da görüp bir fotoğraf çekilmeden olur mu? Buraya gelirken kaldırımda bir dilenci bayana rastlıyoruz. Diyeceksiniz ki hiç mi görmedim dilenci? Gördüm görmesine ama bu bayanın rahatsızlığı çok dikkatimizi çekti. Sadece çekmekle kaldı şimdilik.

Hacı Bayram Veli Hazretlerinin türbesine yaklaşıyoruz. Cami Ankara’nın en güzel tepelerinden birisine yapılmış. Bir yandan Ankara Kalesi’ni görebiliyorsunuz, diğer yandan da güzel bir Ankara manzarası sizi alıyor götürüyor uzaklara. Cami sanatlı bir şekilde yapılmış. Küçük, şirince bir mabet burası. Hemen bitişiğinde de Bayram Veli’nin türbesi bulunuyor. İçeriye giriyoruz, mezarın üzeri kırmızı örtüyle örtülmüş simsiyah bir sarık var başucunda ve yanında da iki küçük mezar daha var ki, bunların talebesi olma ihtimalini düşünüyorum. Herkes O’nun yüce dergâhına el açmış yalvarıyor. Ben de eksik kalır mıyım hiç. Bu mübarek Zât’ın yüzü suyu hürmetine dua dua yalvarıyorum Rahmet-i Sonsuz’a. Bir iki flaş da dışarıda patlatıyoruz. Küçük çocukların güvercinler topluluğunun üzerlerine heyecanla gitmesini seyrediyorum.

Ankara’dan dönüş zamanı gelmişti. Yine Ulus’tan otobüslerimize binip Bolu’ya doğru hareket ettik. Bolu’ya geldiğimizde bu küçük şehrin güzel ve yeşilliği etkilemişti beni. Merkezde ahşaptan yapılmış bir camide soluklanıyoruz bir süre. Ve Gölcük’e doğru hareket ediyoruz. Akşamüzeri olduğu için piknikçiler dönerken bizler aha yeni gidiyoruz, tepeye çıkıyoruz. Sürekli yükseliyoruz. En sonunda da zirvede küçücük bir göl ve ucunda ahşap mimaride yapılmış bir iki katlı villa yapılmış. Su çok temiz. Gün hemen hemen batacak. Suya aksetmiş ışınları.

Ne kadar büyük bir nimet içinde yaşıyoruz. Geç fark ettim bu güzellikleri her insan gibi.

Bolu’daki bir mesire alanı olan Gölcük’teyim şimdi. Böyle bir doğa manzara görmedim ne memleketimde ne Sakarya’da ne de büyük şehirlerde. Hemen fotoğraf sanatının en güzel eserlerini oluşturma gereği duyuyorum. Ama maalesef fotoğraf kartımda boş yer kalmamış. Hemen birkaç resim silip buradan mutlaka çekelim istiyoruz. Çok şükür ki arkadaşlardan tedarik ettiğimiz başka bir kartla bol bol fotoğraf çekiyoruz, çektiriyoruz.

Güneşi tutamıyoruz, batıp gidiyor.  Kulaklarımda tatlı bir ezan sesi var. Akşam ezanı bitiyor ve gün çöküyor tüm duygusallığıyla. Güneş çoktan gurub edip gitmişti. Kuşların cıvıldamaları... Kurbağaların vraklamaları... Ve bir taraftan da ara ara çıkışlarıyla havlayan köpekler... Ve bütün bu güzel sesleri ardımdan geçen insan toplulukları bozuyor.

Ruhun mu hasta sen mi hastasın? Nedir bu yılgınlık? Doğanın bu muhteşem sesine kulak ver. İnan ki üzerinde kalmaz hiçbir illet ve musibet. Ve şükret. İmanım tazeleniyor bu muhteşem manzara karşısında. Yaratıcı’nın eşsiz güzelliğini düşünüyorum.

Yemekten sonra verilen yarım saatlik molayı ben herkes gibi gölün çevresini gezerek değil de gölün yanına tek başıma oturup bu satırları yazarak geçirmek oluyor. Bir iki cümle de olsa yazmalıyım diyorum. Anca bu şekilde gönlüm ferah-feza olacak.

Ve fenerler yanıyor parkurda. Etrafta evlerine gitmek için telaşla toplanan insanlar var. Karanlık... Etrafa zifiri, koyu bir karanlık hâkim. Bizde toparlanıp dönüyoruz. Şerhe inerken yolda öyle güzel bir manzarayla karşılaşıyoruz ki... Tüm Bolu ayaklarımızın altında ışıl ışıl bize tebessüm ediyor. Rengârenk, siyahların içinde bir lemeât... Bir kutsî mabette alıyoruz soluğu. Ve yolculuk Bolu’nun dar ve anlaşılması zor sokaklarından Sakarya’ya doğru devam ediyor.

İlhan Kaplan

Yorum (1) Yorum yaz!

BARLA HATIRASI


15/5/2007 · Kategori: GEZi YAZISI

Liselere giriş sınavına hazırlanıyorduk. 8. sınıfın son haftasındaydık. Bir mayıs ayının sıcak günleriydi. O senen yoğun çalışma temposunun ardından bir geziyi hak etmiştik.

Ben o güne kadar doğup büyüdüğüm şehir olan Uşak dışına hiç çıkmamıştım. Hocam ve gruptaki arkadaşlarımla Isparta’ya gidecektik. Ekonomik olarak çok fazla bir masrafı olmasa da ailem bunu bahane ederek beni yollamak istemiyordu. Ama hocam da çok ısrar ediyordu. Ben de annemi biraz daha zorlayıp izin almayı başarmıştım. Gidecektim. Bu benim için çok önemli bir olaydı. İlk defa farklı memleketler görecektim.

Geziye gideceğimizden bir gün öncesinde tüm arkadaşlar ve iki tane de üniversiteli ağabeyimle birlikte kolejin yurdunda kalmıştık. O zamana kadar sürekli Pisagorlarla, Newton’larla uğraşan biz o gün kolejin bahçesinde doyasıya oyun oynamıştık. Bir ânda çocukluğumu yeniden hatırlar olmuştum. Bir ân önce sabahın olmasını istiyordum.

Sabah namazından hemen sonra bir minibüse atlayıp, o hocamın evinden mangal, et ve sebze aldık. Daha sonra sabahın bu serin ve sessiz saatinde Çivril doğrultusunda ilerliyorduk. Sabah aç çıkmıştık ve bu yüzden bazı arkadaşlarımı yol tuttu ve mecburen arada dinlenmemiz gerekti. Çivril’e teğet geçtik ve Isparta’nın yolunu tuttuk.

Ve Isparta’daydık. Isparta’ya gelirken bir şey dikkatimi çekti. Her yerde Süleyman Demirel’in adında bir şey vardı. Hava alanı, bulvar, üniversitesi… Isparta’da hiç oyalanmadan hemen onun bir ilçesi olan Eğirdir’e yol aldık. Isparta’ya yaklaşık iki buçuk saatte, Eğirdir’e de yarım saatte gelmiştik.

Eğirdir’e ilk geldiğimde dikkatimi çeken ve beni büyüleyen şey Eğirdir Gölü oldu. Bana göre devâsa büyüklükte bir göldü bu göl. Tabii bu güne kadar sadece yapmacık göletler gören birisi için büyüktü bu göl. Bir uçtan diğer ucu görünmüyordu gölün. Eğirdir merkezi de hemen gölün yanında kurulmuştu. Ve göl üzerinde bir yarım ada vardı ki burayı kent işgal etmiştir.

Biz bu göle de teğet geçerken gölün çevresinde insanlar suya giriyorlardı sabah saatlerinde. İlçenin göl çevresine doğru kaydığını söyleyebiliriz. Yeni yerleşim birimleri çok fazlaydı. Neyse gölün yanındaki bir asfalt yoldan buranın bir kasabası olan Barla’ya gidecektik. Buraya ulaşmamız biraz geç oldu.

Barla ki bu kasaba biraz kuytu bir yerde dağların izin vermekte zorlandığı bir mekândaydı. Barla’ya geldiğimizde orada bir otelin bahçesine arabayı durdurmuştuk. Araçtan indiğimde içime çeke çeke bitiremeyeceğim güzellikte dağ kokusu vardı. Manzara muhteşemdi. Tam dağın bir yamacındaydı bu otel.

Otelin önünde içinde otların, yosunların ve toprağın bulunduğu boş bir açık havuz vardı. Havuzun yanına masaları kurduk ve herkesin evden getirmiş olduğu kahvaltılıkları çayla birlikte yemeye başladık.

Kahvaltı sonrası kasabanın merkezine gittik. Orada zamanın ünlü bir âliminin evi bulunmaktaydı. Kendisi bu dünyadan seneler önce göçüp gitmişti. Evine geldiğimde kapının hemen yanında iri ve çok büyük çınar ağacı, ağacın da ortasında bu zâtın ara sıra çıkıp tefekkür ettiği bir mekan bulunuyordu tahtadan. Evin hemen yanında minik bir camii bulunuyordu. Eve gelen ziyaretçiler bayağı da fazlaydı. Evin bir ya da iki bölmesi vardı. Birisinde amcalar oturmuş sohbet ediyorlardı. Biz de diğer bir odaya geçti, biraz soluklandık burada.

Bizimde küçük çaplı sohbetimizin sonrasında namaz ve niyazın ardından evden ayrıldık. Buradan da hemen o taraflardaki bir dağa, Çam Dağı’na, çıkacaktık. Araçla çıkarken o eşsiz manzarayı anlatamam. Yol hemen dağın eteğinden gidiyor ve hemen yanında uçurum var. Araca binip belli bir mesafeye kadar çıktık. Sonrası tabana kuvvet dedik ve yürümeye başladık.

Yürüyorduk dağın zirvesine doğru. Ve basınç azalmasında olsa gerek kulaklarımız yankı yapıyordu. Doruğa ulaştığımızda “ehh nihayet” diyerek izlemeye koyulduk aşağıdaki vadiyi. Burada o ünlü âlimin dinlendiği ve kitaplarını yazdığı bir ağaç da varmış ki bazı insanlar onu kesmişler. Şu ânda da o ağacın yerinde küçük bir filiz vardı.

Sonra o dağda bu Allah dostunun sâdık bir öğrencisini gördük. Ve onunla muhabbet ettik, yaşlıydı. Yani bize göre dedeydi. Ellerinde öptük o mübarek dedemin. Elleri çok temizdi, çok güzel kokuyordu.

Buradaki gezintimizin ardından minibüsümüze binmek üzere ayrıldık. Minibüsle kasabanın merkezinde bir camide abdestlerimizi tazeleyip, namaz kılmaya koyulduk. Ben ilk defa burada öğrenmiştim “seferî” namazını, Allah’ın yolculara olan bir kolaylığı olsa gerek bu.

Namazın ardından yine Barla’da bir bahçeye gittik ki oraya Cennet Bahçesi deniyormuş. Bahçeye inerken öyle çok basamak indim ki. Merdivenden inerken hiç bu kadar yorulmamıştım. “İnmesi bu kadar zorsa, çıkması nasıldır?” diyordum kendi kendime. Bahçe çok güzeldi. Pek fazla oyalanmadık, gezdik sadece. Tekrar çıktık yukarıya minibüsümüze bindik.

Şimdi de tekrar Eğirdir’e gittik. Eğirdir’de bu yarım ada dediğimiz yerin en ucunda bir piknik alanı vardı. Oraya gittik. Hocalarımız ve ağabeylerimiz mangalla uğraşırlarken bizde göle indik. Göl çok temizdi. İçindeki nesneler görünüyordu. Bir kayanın yanında yengeç gözümüze çarptı. Alıp suyun içine attık onu tekrar. Ayaklarımızı gölün o serin sularına soktuk. Yüzmeyi de bilmiyordu kimse.

Bir kısım arkadaşlarımız da parkta salıncaklara falan biniyorlardı. Sonra da top bulup orada kısa bir maç yaptık. Yorulmuştuk. Hemen yorulmuştuk ve hava da çok sıcaktı.

Mangaldan ekmek arası köfteleri afiyetle götürmüştük. Hepimizin yüzünde tatlı bir tebessüm vardı. Yemeğin ardından birkaç fotoğraf çekilip oradan Isparta’ya doğru yola çıktık. Isparta’ya geldiğimizde orada bir eve uğradık. Bu ev yine bu âlimin kalmış olduğu evlerden birisiydi. Barla’dakinin aksine çok sessizdi. Bizden başka kimse de yoktu. Orada bir amca bizimle sohbet etti. Sohbetin ardından evi gezdik. Eşyalarını ve yatağını gördük. En sonunda çıkarken de verilmiş olan ama onun kabul etmediği arabası vardı.

Bu evden de çıkıp bir camide ikindi namazını eda etmiştik. Namazın sonunda oradaki bir kırtasiyeden hediyelik eşya ve kitaplar aldık. Ben de küçük bir kitap almıştım. Oradan bana hatıra kalsın diye.

Bu kısa alışverişin sonunda Isparta’nın tozlu caddelerinden geçerek Uşak’a yönelmiştik. Eve giderken herkeste ayrı bir mutluluk vardı. Mutluluk yorgunluklara karışmıştı ki bazı arkadaşlarımızda uykusuna yenik düşmüştü.

Bugün tam beş sene oldu bu geziye gideli. Ve hâlâ sıcak bir hâyâl olarak kaldı içimde. Herkesin muhakkak bu güzel diyârları görmesini isterim.

İlhan Kaplan

Yorum (3) Yorum yaz!