KENDİ MİMARî KÜLTÜRÜMÜZ


20/7/2008 · Kategori: MAKALE

Milattan önce iki binli yıllara dayanan bir medeniyetin mimarıyız... Büyük Selçuklularla başlayan ve ecdadımız Osmanlılarla devam ede gelmiş bir kültür yolculuğunun elçileriyiz biz.

Bu kadar geçmiş bir zamana hitap etmemize rağmen ilk Türklerin göçebe bir yaşam tarzının olması sebebiyle yerleşim kültürümüz biraz geç başlamış. İlk olarak Selçuklularla başlayan imaretler Osmanlılarla da döneminin fevkine çıkmış. Evet, çok geçmiş bir yerleşim kültürümüz olmamış hep konar-göçer yaşamdan ötürü. Ama geç olmasına rağmen gerçekten de atalarımız göze hitap eden, insanî ilişkileri artıran yapılar oluşturmaya başlamış.

İlk yerleşim yerlerinin tipik özelliklerine bakacak olursak, genelde merkezde bir cami ve yanında han-hamamın etrafında başlamış. Ve camiler kentlerde çok sık bulunabilmekte ayrıca bunlara bir de tekkeler de ilave edilmekte. Biraz daha büyükse o bölge bir de medresesi olmuş, camileri de genelde külliye şeklinde yapılmış. Yani caminin etrafında hem pozitif ilimler öğretilirken hem de İslamî bilimler anlatılmaktaydı.

Osmanlı Devleti zamanında ‘Lale Devri’yle Avrupa’ya karşı aşırı bir hayranlık duymaya başlamışız. Ya da birkaç insan hayrandı, bunu genele yaymayı da başardılar zamanla. Tanzimat Fermanı, Islahat Fermanı derken Avrupa’ya uyum süreci başlamış oldu o günlerde. Bu süreçte Avrupa bizim yerleşim kültürümüze de sirayet etmeyi başarmıştı maalesef artık.

Bizim kültürümüzde evler genelde tek katlı yapılardan oluşmuş ve bunlara da konak, durumu biraz daha iyiyse köşk denmiş. Bahçe içinde tek katlı ya da en fazla iki kattan oluşan evler olduğu gibi, sokağa bakan ve birbirine bitişik şekilde inşa edilmiş evler de bulunuyor. Evlerin içi ve dizaynı da son derece üsluplu yapılmakta. İlk girişte bir sofa olur ve burada tüm aile bireyleri toplanır beraberce hasbihâl ederlerdi. Evlerde şimdi yerine ‘kiler’ denilen mekânlar olurdu ki buralar çok muntazam yapılırdı. Yazın kışlıkları bozulmadan serince saklanabilmesine imkân sağlamaktadır. Buzdolabının yaptığı görevi bu odalar yapardı. Her türlü ihtiyaçlarını buralardan temin ederlerdi insanlar. Evlerin pencereleri sanatlı, tavanları da lambiriyle bezenmiştir.

Ülkemize apartman kültürü girene dek bu yaşam ve yerleşim kültürü devam etmiştir. İlk apartmanlar 19. Yy.dan sonra İstanbul Şişli’de boy göstermeye başlamıştır.  Zaten köken itibariyle de Türkçe bir kelime değildir. Şimdi de kendi kültürümüzü çok yaşıyoruz ya bir de bu çıktı.

Neydi apartman kültürü? Faydaları neydi bize, insanımıza?

Geçenlerde apartmandaki komşulara ‘Kutlu Doğum’ için tatlı dağıtmaya kalktık ki ne dağıttık. Herkes neden dağıttığımızı, sebepsiz yere, hiçbir çıkar gözetmeksizin bunu yapmamıza şaşırmış ve altında sebep aramaya başlamıştı. Dedik ya apartman kültürü bizde yok diye. Avrupa insanının yaşamı bize de sinmişti artık ne yazık ki. Orda yoktu ki hayrına yapılan bir iş. Bizdeki gibi işlerini Allah rızasına bağlamayınca böyle oluyordu hep. Apartmanlar çok soğuktu artık. Bu öyle bir soğukluk ki kazanları ne kadar yakarsanız yakın ısınmayacak kadar soğuk...

Bu insanlar o kadar kaynaşmışlar ki birbirlerine apartmandaki bir komşu diğer birini iş dönüşü kapıda karşılaşmaları dışında görüp bilmemektedir. Onunla da çok iyi tanışırlar ya sadece bir ‘merhaba’yla. Bu samimiyet o kadar çok artmıştır ki bazı yerlerde de nerdeyse yaka paça olacaklardır. Alt kattaki genç kardeşimizin müziği kulak zarlarını patlatırcasına yüksek sesle dinlemeyi sevdiğini nerden bilebilir ki üst kattaki yaşlı dedemiz. Samimiler ya, çok sıcak bir diyalog var ya aralarında... Bu durumda da hemen en güzel iletişim aracı sert bir cisimle duvarları vurarak, uyarmak olmuştur. Bu kadar insan çok biliyor ya başka birini rahatsız etmenin onun hakkına, kul hakkına, girdiğini. Kalbi çok ürperiyor ya bu durumda, müziğin sesini biraz daha yükseltince geçeceğini zannediyor zavallı. Artık saygı, sevgi, kul hakkı, yardımlaşma gibi güzel hasletler çürümüş, çürütülmüş oluyor maalesef. Ve alt kattaki, üst kattakine; üst kattaki de alttakine ve onlar da yan komşularına ayrı bir alaka duymaya başlamışlardır. Bu alaka o kadar büyür ki bazen araya emniyet güçlerini de davet ederler!

Apartman kültürünü öve öve bitiremiyorum nedense! Bu kültür yetmiyormuş gibi bir de şimdi apartmanların içinde birlik olduğu, daha sıcak bir ortamın olacağı düşünülen siteleşme faaliyetleri başladı. Büyük büyük taş yığınlarının arasında ne bir doğallık kalmış ne insanlık. İnsanlar daha mutsuz, gönüller huzursuz, ortam da ruhsuz...

Bu binaların arasında cami minaresi görmeniz biraz zordur. Hani site ya, burada nerden baksan koca bir beldeyi içine alacak insan vardır ya o yüzden camiler sadece bayram namazlarında dolup taşıyordur. Ayıp olmasın diye gidenler de olmasa o da olmayacak. Zaten bir defa ağzına kadar dolamamamın mahzunluğunu çekmektedir camiler. Eskiden öyle miydi? Hayat caminin yanında başlardı. Ticarî ve iktisadî faaliyetler, sosyal ilişkiler hep bu mekânlarda başlamıştır en evvel. Heyhat!

Şimdi bir de devlet eliyle yapılan konutlaşma daha var ki Toplu Konut İdaresi’nin isminin kısaltılmışı olan TOKİ olarak geçmekte halk arasında. Bu sitelerin yapılışı, yapan firma veya finansmanı kimdir bilmem ama devlet eliyle yapılan bir çarpıklık var orası gerçek. Bu evlerde mutfak-salon birlikteliği sağlanarak kendi kültürümüzden iyice çıkmaya başlıyoruz. Şimdi bir ailenin evine misafir geldiğini düşünsek, hoş bu evlerle birlikte misafirperverlik de uçtu güzel kültürümüzden, gelenlerin mutfaktaki mahremini görmelerine fırsat sunulmuş oluyor.

Bu sitelerde dikkatimi çeken en önemli noktalardan birisi camiler olmuştur. Cami, okul, iş merkezi üçlüsü aynı noktaya yapılmış, çok güzel. Güzel ama bunlardan camiye girme fırsatım oldu bir yatsı vakti. Caminin kubbesiz oluşu şüphelenmeme sebep oldu. Kubbesiz, son derece özentisiz, düz, tek renk beyaz, duvarsız, dört tarafı da camlarla çevrili. Evet, düz, hiçbir çini işlemeciliği yok ve mermerler de sanatsız. Çevresinin de camlarla yapılmasından kasıt güneş ışığından daha fazla faydalanmak mıdır diye soruyorum bir an kendime. Olamaz. Olsa üstünü camlarla yaparlardı. Yaptığın ibadetin gizliliği yok, ama riyaya da gerek yok. Bizim mimarimize son derece ters inşa edilmiş bir mabet.

Okul, hastane ve alışveriş merkezlerini incelemeye fırsatım olmadı daha. Birkaç ilde de yapılan bu TOKİ evlerinin üst kısmında haç işaretinin varlığı fotoğraflarla ispat edilmişti. Bilgilerinize arz ederim.

Okumuş olduğum fakültedeki Yeni Türk Edebiyatı hocamız anlatırdı. Kampüsün mimarisi de Alman üslubuyla yapılmış. Tamamen bizden uzak olan kolonların işlemesi, köşelerin bezenmesi... Hocamız derdi ki “Aslan başları eksik sadece, yerleri var; tepki çekilir diye koyamamışlar”

Bilmem derdimi anlatabildim mi sizlere. Hâsılı biz her zaman mimaride ve yerleşim tarzında kendi gök kubbemizden çıkmamalıyız. Çıkanların durumu ortada, içler acısı. Milli benliğini kaybetmiş bir millet başka milletlere medet ummaya hep açıktır.

İlhan KAPLAN

Yorum (yok) Yorum yaz!

RENKLERİN KAOSU (YENİ)


31/1/2008 · Kategori: MAKALE

Şu son günlerde insanlarımız arasında nifak ve şikak tohumları eken ve birbirine düşürmeyi amaç edinen dış mihrakların baskısı altındayız. Gizli dış mihrakların... Herkese kin ve nefret aşılayarak renkler arasında bir kaos ortamı oluşturmaya çalışılıyor.

Nasıl bir aşı ki bu kadar acıtıyordu insanlarımızın sinelerini. Bir tarafta birine Kürt, diğerine Türk diye bölücülük en başta yapılıyor. Bunu söylemekle değil o insanları bazı haklardan mahrum ederek kaos başlıyor. Her iki tarafı da karıştırıyorlar. İçlerinden birisi terörist oluyor, insanları katlediyor. Ama günahını onca masuma atılan çirkin çamurla Kürt halkı ödüyor. “ Nasıl ki sen bir gemide veya bir hanede bulunsan; seninle beraber dokuz masum ile bir câni var. O gemiyi gark veya o haneyi ihrak etmeye çalışan bir adamın ne derece zulmettiğini bilirsin. Ve zâlimliğini, semâvâta işittirecek derecede bağıracaksın. Hatta bir tek mâsum, dokuz câni olsa, yine o gemi hiçbir kanun-u adaletle batırılamaz.”[I] Bir insanın yaptıklarını başka bir çoğunluk gruba veya bir grubun yaptığını da yapmayan tek kişiye addedemeyiz.

İnsanımızın bu tür çirkin oyunlara gelmemesi gerekir. Ben Uşaklıyım. Bir tane Uşaklı böyle düşünüyor, böyle yapıyor diye tüm Uşaklıların da böyle yapacağını beklemek kadar safderuncadır. Küçük lokmayı yutmak kolay olur hesabınca ülkemizi önce kamplara bölmeyi sonra bölünen bu küçük kampları da bir bir yutmayı hedeflemektedirler.

Şimdi gelelim ayrımcılığa. Nerden çıktı bu ayrım. Türk-Kürt, Alevî-Sünnî... Şimdi temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp önümüze koyuyorlar. Ne zaman güzel icraatlar başlasa bunlardan birini-ikisini açıp karıştırıyorlar. “ Bulanık suda balık avlamak kolaydır.” Bizim necip ve şanlı tarihimizde görülmemiştir böyle olaylar altı asır boyunca. Ermeniler bile bizim en sâdık dostlarımızken, şimdi ise...

Her ikinizin Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir, Mabudunuz bir, Râzıkınız bir... bir bir, bine kadar bir, bir...

Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir... bir, bir, yüze kadar bir, bir...

Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir... ona kadar bir, bir...”[II]

Bunca birlik varken bu ayrılık neden?

Ayrımcılığa sebep olacak şey ne? İnsanlarımızın bu konuda uyanık olması gerekiyor. Hemen galeyana gelip taşkınlık yaratmak sonuç vermez. Kardeşlik ve uhuvvet bağlarımızı sağlamlaştırmamız gerekiyor.

Bu günlerde haberlerde de sıkça gördüğümüz kardeşlik köprüsünün alanı genişletilmelidir. Batıdaki işadamlarının bu onulmaz fedakârlığını göz ardı edemeyiz. Bazı okulların buralara kitap, kırtasiye, bilgisayar vb. yardımlarını, en çok gitmesi gereken ve ihtiyaç olan doktorların bu günlerdeki diğerkâmlık yaparak oralara gitmelerini unutamayız. Bunlar yeterli mi? Yetmez elbette. Eğitim alanında büyük yatırımlar yapılmalı, cehalet azaltılacak boyutlara indirilmeli. Bu tür fedakârane desteklerin geniş kitlelere yayılması gerekiyor.

Görecekler ki Doğu’da ne pırlanta yürekler var, ne tatlı tebessüm saçan sevgi çiçekleri var açmayı bekleyen, ne acılı sineler var bizim acılarımızı paylaşan. Bu güzellikleri görmemek için bir sebep yok. Kör insan bile görüyorken, sadece gözleri gören bazı insanların da görmedikleri görülüyor. Çünkü onların kalpleri kararmış, gözleri değil. Ülkemizdeki menfî düşünceli birçok insan kulaklarını tıkayadursun bu hakikate. “ Gözlerini kapamakla gece edemezler gündüzü.”

Kaos ortamı, kardeşlik köprüsü sağlamlaştırıldıkça ülkemizde yer edinemeyecektir inşaallah. Ülkemizde artık Kürt denince, Alevî denince kimsenin içi ürpermeyecek, aksine inşirah bulacak. Aynı mesele ‘çarşaflı’- ‘türbanlı’ sözcüklerini duyunca da oluyor bazı insanlarca. Bu konu da apayrı bir kaos malzemesi yapılıyor şimdilerde. Sonra dile getirmek üzere inşaallah bu acıyı.

Allah uhuvvetimizi arttırsın!

İlhan Kaplan



[I] Said Nursî, Bediüzzaman, “ Mektubat”, “ Yirmi ikinci mektub, birinci mebhas”

[II] Said Nursî, Bediüzzaman, “ Mektubat”, “ Yirmi ikinci mektub, birinci mebhas”

Yorum (yok) Yorum yaz!